ANA SAYFA GÜNDEM EKONOMİ ŞİRKETLER ÖZEL HABER ANKARA RÖPORTAJ SAĞLIK VİDEOLAR
Türkiye'nin Kovid-19'la mücadelesinde son durum
Türkiye'nin Kovid-19'la mücadelesinde son durum
Vergi yapılandırmada son gün 31 Aralık
Vergi yapılandırmada son gün 31 Aralık
İstanbul'da mesai saati değişiyor
İstanbul'da mesai saati değişiyor
Bulgaristan’da Kovid-19 önlemleri artırıldı
Bulgaristan’da Kovid-19 önlemleri artırıldı
Bayburt'un yüksek rakımlı köylerinde kış sessizliği
Bayburt'un yüksek rakımlı köylerinde kış sessizliği

Mustafa YILDIZ

SİYASİ TERCİHLERDE TOPLUM VE ÇEVRENİN ETKİSİ
22 Ekim 2020 Perşembe

“İnsan, çevresinin çocuğudur.”, “İnsan, etkilenen bir varlıktır.”, “İnsan, muhtaç yaratılmıştır.”, “Güç insanı etkiler”, “İnsan, ihsanın (iyilik) kölesidir.” vs. gibi söylemler, yapılmış bilimsel araştırmalar, gözlemler ve yaşanarak elde edilen deneyim/tecrübeler sonucu dile getirilen söylemlerdir. O’nu en yakın bilen, tanıyan yaratanı da kutsal kitap Kur’an’da insanı; “Cimri, nankör, doyumsuz, bencil, tembel, aklını kullanmaz, cahil, anlamaz, hakikati görmez, duymaz, işitmez  vs. gibi hasletleri bünyesinde aynı anda barındıran/barındırabilen bir varlık” diye tarif eder.

İnsandaki mevcut bu meziyetler aktif/faal konumda olduklarından, sahibini içten içe sürekli huzursuz ederek, kişiyi baskı altında tutarlar. İnsan; Manevi dünyasını meşgul eden, sürekli isyana teşvik eden bu meziyetlerin bir kısmını ikna etme adına, inandığı değerleri öne çıkarır, aklını da kullanarak teskin etmeye çalışır. 

Diğer bir takım arzu ve istekleri de içinde meşru zemin ve şartlar müsait olduğunda yapılabilecekler varsa, onlar için de ortamı ve zemini meşru ve müsait hale getirip, nefse fırsat tanıyarak deşarj olmasına fırsat verilerek sükunet sağlamaya çalışmalıdır. İşin bu yanı tasavvuf ilmini ve erbabını ilgilendirdiğinden konunun devamını onlara havale ederek biz konumuza dönelim.

Çevre, toplum, aile ve okul gibi dış etkenler insanın kişiliğini etkileyebilir mi? sorusuna yine insanın kendisi üzerinden cevaplar aramaya/bulmaya çalışalım. Yukarıda insanın tabiatı gereği zayıf, aciz, güçsüz ve muhtaç bir varlık olduğunu belirtmiştik. İnsandaki bu zaaf ve hasletleri anlamak için, yine insanın kendi davranış biçimlerinden ve takındığı tavırlara bakarak anlayabiliriz.

Mesela, kendini tanıtmaya başlayan her insan, içinde bastırılarak raptu zapt altına alınmış zaaflarını gedik buldukça ortaya çıkarır. Örneğin; “Güçlü görünme” kompleksi olan her insan, bu zaafını örtme/kapatma adına kendini tanıtmaya başlarken öncelikle; Ya ünvanını, ya bitirdiği okulunu, ya da çalıştığı iş yerini, onlar da yoksa şayet ailesi ünlü/tanınmış bir aile ise ailesini, hatta ikamet ettiği şehir/semt ve mahallesi saygınlığı olan, ayrıcalıklı yerler ise onların isimlerini bile bir paye görerek birlikte ifade etme gereği duyar. Bu davranışını da gayet doğal, tabii  ve hatta bir gereklilik olarak görür.

“Güçlü görünme” arzusu ile “Yalnızlık korkusu ve endişesi” taşıyan insan, bu duygularını bir yerlere dahil almakla kapatmaya çalışır. İnsan bir yerlere mensup/ait olunca güç/kuvvet kazandığını zanneder. Geçmişte insanın bu duygu yüklü ihtiyaçlarını toplum içinde var olan kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve birbirini sahiplenme gibi geleneklerle telafi ettiğinden bu durum az sayıda kişide ihtiyaç olarak hissedilirdi. Halbuki bugün ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun kent merkezlerinde yaşadığını biliyoruz. Ancak, buna rağmen, insanlar yine de bu kalabalıklar içinde kendilerini yalnız hissetikleri, içlerinde bir korku ve endişeyi yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Bu korku ve endişeyi taşıyan insan kendini bir yerlere ait ve bir yerlerin mensubu olarak görmesi, manen kendine güç ve cesaret verir.” Ben Dr. A…, Mühendis B…veya şu iş yerinde şu görevi yapmaktayım”, ”Şuranın üyesiyim” gibi kağıt üzerinde kurulan bağlarla yapılan takdimler, insana sonradan verilmiş yapay manevi bağlar oldukları bilinmesine rağmen, toplum içinde güç, statü ve saygınlık göstergeleri olarak kabul gördükleri bilindiğinden, insan kendini bu şekilde takdim etmeyi adeta bir zorunluluk gibi addeder. Hatta, kimi zaman kişi işi abartarak kendinde olmayan ünvan ve hasletleri bile kendinde varmış gibi göstererek bir yönüyle “Ben aslında yalnız biri değilim, güçlü biriyim” imajı verme gereği duyar. Toplumun dayattığı bu “Mahalle baskısı”, insanın Psikolojisi’ne nüfuz eder, etkiler. Bu baskı araçları, insana “Güçlü olmanın gerekli olduğu”na inandırdığından, yalnızlık korkusunu yenme psikozu ile bir yerlere ait ve mensup olma duygusuyla o da “Uydum kalabalığa” diyerek topluma tabi olur. Kişiliği ve kimliği üzerindeki tasarruf hakkını ve yetkisini toplumla birlikte aldığı kararlarla kullanmaya başlar. Tabiri caizse kişi artık bir nevi sürüleşir.

Bu atmosferin hakim olduğu toplum içinde yaşayan bir kişi, aklı da askıya almış, duygu ve hisleriyle karar veren biriyse şayet, içinde yaşadığı toplumun kıstaslarıyla beraber mensubu olduğu parti, dernek, vakıf veya ait olduğu herhangi bir sivil toplum örgütü tarafından olsun, kendine empoze edilen/edilmiş yahut dayatılan/dayatılmış toplum değerlerine aykırı düşmeme, dışlanmama ve yalnızlığa terkedilmeme endişesiyle verilenleri benimsemeye başlar, zamanla da özümser/benimser ve bir zaman sonra da sahibinin sesi oluverir. Artık o insan, mensubu olduğu ya da tarafı/taraftarı olduğu grubun yanlışlarını görmez/göremez, olaylara ve olgulara onların bakış açısıyla bakar, aynı sloganlar üzerinden yorumlar yapar, dostların yaptığı hata, kusur ve ihlalleri de görmez, hatta yanlışları örtmeye ve kapatmaya başlar. Sorgulama rafa kalkar ve bir nevi tarafı/taraftarı olduğu cenahın gönüllü kurşun askeri olur.

Etrafta toplanan/toplanmış kalabalıkları da görünce kişi, “Bu kadar insan yanılmış olamaz herhalde” diye düşünür, ve yaptığı/yapacağı davranışlar artık kişinin kontrolünden çıkar. Birden bire o kişi başkası oluverir. İradesi zaman zaman atmosferin dışına çıkmış gibi savrulmaya başlar. Aidiyet duygusuyla bağlı olduğu grup bağırınca, o da bağırır, atılan sloganlara o da eşlik eder, normalde uysal biri olduğu halde grubu saldırıya geçince o da saldırır, karşıdan tepki veya bir muhalefet söz konusu olunca da, sorgulama, tahlil ve yorumlama yaparak değil, hislerini ve duygularını öne çıkartarak savunma yapar. Ötekileri hep “düşman” gibi görmeye başlar. Kalabalıkların etkisi altına girerek adeta hipnoz olmuş gibi davranır. Bu psikolojik travmayı yaşayan birini de ikna etmek ya da doğruya yönlendirmek kuşkusuz oldukça zorlaşmıştır artık.

Herhangi bir olay karşısında toplumun büyük çoğunluğu aklın yaptığı/yapacağı analizler yerine, duygu ve hislerin anlık verdiği kararlar kabul görmeye başlayınca, bu durumu fırsat bilen siyasiler de bu tip kişilerin duygularına hitap eden sloganlar ve hamaset yüklü konuşmalarla kişiyi zihnen etkilemeye başlarlar. Bu tip kişi/kişiler artık ikna olma veya ikna etme ya da doğruyu bulmak için değil, rakibini yenmek ve mahcup etmek amacıyla tek taraflı düşünceler üretmeye başlarlar. Televizyonlarda bunun en güzel örneklerini izliyoruz zaten. Karşılıklı birbirlerine hak veren, doğru ve hakikat olan şeylere müştereken “evet” diyen bir Tv tartışma programı izleyen oldu mu? Çeşitli algı yöntemleriyle toplumu bilinçli olarak bu yöne doğru sürükleyenler, oluşturdukları bu düşünsel kaotik durumdan da en başta onlar yararlanmaya başlarlar. Artık kişi yönünü belirlerken hakikatin ve doğrunun tarafında değil de, atılan sloganlarla duygu ve hislerine hitap eden tarafa meyletmeye başlar.

Bunun en güzel örneğini ülkemizin son 50-60 yıllık siyasi fotoğrafına bakarak da görebiliriz. O tarihlerde ülkenin siyasi atmosferini belirleyen aktörler ile toplum mühendisleri, toplumumuzu sloganlar üzerinden nasıl sevk ve idare ettiklerini bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Çok partili hayatla 1946’lı yıllarda tanışan ülke insanını siyasi ve fikri planda bir şekilde dizayn etmeyi hedefleyen siyasiler, metod olarak kullandıkları bir veya birkaç slogan üzerinden bunu nasıl başardıklarını ve halen de aynı fiili durumun araçları değişmiş olsa da, nasıl devam ettiğini görebiliyoruz artık. Hiç şüphesiz her dönemde bilinçli, şuurlu ve onurlu duruş sergileyenler kuşkusuz olmuştur, bugün de dik duruş sergileyen insanlarımız mutlaka vardır. Yapılan/yapılmış tespitler çoğunluk göz önüne alınarak yapıldığı bilinmelidir.

Mesela; Uzun yıllar (27 yıl) alternatifi olmadığı için kendini yenilmez zannederek, vatandaşa tepeden bakan, ülkenin manevi değerleriyle de kavgalı bir yönetim, “Bu iktidar size tepeden bakıyor, yeter söz milletindir!, ezan da tekrar aslı gibi okunacak” sloganlarının toplumda yarattığı coşku/heyecan ile, seçim sisteminin çoğunluk usulüne göre yapılmasının sağladığı avantaj sayesinde kazanılmıştır.1960’tan sonra yapılan seçimlerde de yine aynı minval üzere öne çıkan, topluma heyecan veren ve dikkati celbeden slogan, “Yapılan idamların topluma ironi (alaya alma, olayı farklı anlatma) edilerek anlatılması, toplumda bir öfkenin birikmesine, yaşatılan bu dram ve mazlumluk hali öne çıkartılarak, “Biz haksızlığa uğramış o kadronun devamıyız” sloganı kullanılarak toplanan reylerle iktidara gelindi.1970’li yıllardan sonra da; İktidarların beceriksizlikleri ve başarısız yönetim sergilemeleri, 163’üncü maddenin elastikiyetinden haksızlığa uğrayan/uğramış muhafazakar kesimin de siyasete küsmesi gibi durumlar, vatandaşı yeni bir arayışa sevk etmesi sonucu, “hakça bölüşüm, eşitlik, toprak reformu” gibi kulağa hoş gelen sloganlar siyaset dili olarak kullanılarak iktidara gelindi. 1980 ihtilali sonrası yapılan seçimlerde de, sağ-sol hadiseleri ve bölünmüşlükten bıkmış/bıkan vatandaşların karşısına bu defa, “Herkesi bir çatı altında topluyoruz denilerek, havaya kaldırılan birleştirilmiş yumruk” sloganı ile yapılan seçimde yarışan partilerden tek sivil parti olması, özellikle başta kadın seçmenler olmak üzere toplumda etkili oldu. Keza, 28 Şubat sonrasında bazı devlet kurumlarının siyaseti baskılaması neticesi ortaya atılan “Erkekler-ürkekler” sloganı toplum nezdinde büyük kabul gördü. Bu umutlarla toplumu yeni arayışlara sevk etti. Bu beklentileri karşılayacağı düşünülen, gerek vücut dili ve gerekse sert söylemleri öne çıkan birinin verdiği “İşte aranan delikanlı bu” imajı çok etkili oldu. Yani; bu defa da halk hiç tanımadığı, bilmediği birini sadece duygusal kurulan bağlarla empati kurdu ve sempati duyarak iktidara getirdi.

Söylemek istediğimiz şudur: İstisnaları hariç tutarsak şayet, şöyle bir tespit yapabiliriz. İnsanımızın uzun yıllardır siyaseten yapılan tercihler analiz edildiğinde, genellikle bilimsel veriler üzerinden yapılan/yapılmış analizler, tespit edilen/edilmiş ve kriter olarak belirlenmiş ilkeler üzerinden değil de, aksine daha çok kişinin duygu ve hislerine hitap eden, doğrunun, hakikatin ancak bir parçasını temsil eden sloganlara atıflarda bulunularak parti seçimi ve tercihleri yapılmıştır diyebiliriz.

Günümüzde de vatandaşın talep ve beklentilerini dile getirecek ve toplumun ihtiyaç duyduğu kriterlere haiz, korku ve endişeleri giderecek, güvenli bir liman görmediği/göremediği için, bu iktidarın bir süre daha devam edeceği ve yakın tarihe kadar ülkenin siyasi fotoğrafında bir değişikliğin olacağı da beklenilmemektedir. Üstelikte en son yapılan seçimde % 84,67 oranında bir katılımın olması da gösteriyor ki, halen duygu ve hisleriyle tercih yapan “Sloganik seçmen tipi”nin sayısı daha fazladır. Zaman zaman ilkesel söylemler ve dini terimlerin kullanılması, seçmenin duygusal yapısı bilindiği için birer malzeme ve çeşni olarak kullanılır.

Ülkemizin bu durumu bir tespittir. Sürgit (sonsuza dek) devam eder diyemeyiz. Bugün (Ekim 2020) durum budur. Yarın her şeyin değişebileceği ihtimali elbette vardır. Bir siyasetçinin tabiriyle “Siyasette 24 saat çok uzun zamandır.”

Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
TİCARİ HAYAT GAZETESİ
ARŞİV
ÇOK OKUNANLAR
YAZARLAR
Seda TOLMAÇ
Seda TOLMAÇ
KADINA YÖNELEN ŞİDDETLE MÜCADELE
Hatice TOPÇU
Hatice TOPÇU
ÇOCUKLUĞUMUN GÜLÜŞLERİNDE SAKLI ÖZGÜR SOKAKLARI
Bünyamin ALTINTAŞ
Bünyamin ALTINTAŞ
BÜYÜME RAKAMLARI ALDATMASIN
Esra SARI
Esra SARI
KAHVEYE DAİR
Nesrin Yarım ÖZOĞLU
Nesrin Yarım ÖZOĞLU
GEÇ KALIYORUZ GEÇ
Prof.Dr. Esat ARSLAN
Prof.Dr. Esat ARSLAN
KIBRIS'TA MİLLİ ŞUURUN TAZELENMESİ
Duran AKKAYA
Duran AKKAYA
BU YIL KIŞ TURİZMİ NASIL ŞEKİLLENİR?
Oğuzhan SARI
Oğuzhan SARI
TÜKETİCİ HAKEM HEYETLERİ
Arda ÇELİK
Arda ÇELİK
TELEVİZYON VE ÜSLUP
Şira Yıldız ASAN
Şira Yıldız ASAN
YOZLAŞAN AHLAK VE İLİŞKİLER
Ömer AĞAÇLI
Ömer AĞAÇLI
MODERN İNSAN KENDİ ELLERİYLE CEHENNEMİN KAPILARINI AÇIYOR
Mustafa YILDIZ
Mustafa YILDIZ
İNSAN DİN İLİŞKİSİ IX (DOĞRU BİLGİ VE DOĞRU ALGININ ÖNEMİ)
Hüseyin ALPASLAN
Hüseyin ALPASLAN
ABD İSTİHBARATI’NIN TÜRKİYE YAPILANMASI VE FAALİYETLERİ-II
Mert Can DUMAN
Mert Can DUMAN
E-TİCARETTE REKOR AYI
Hatice KARATAŞ
Hatice KARATAŞ
PANDEMİ ÇOCUKLARIN GELECEĞİNİ ETKİLİYOR
İsmail CİNGÖZ
İsmail CİNGÖZ
DAĞLIK KARABAĞ DA KURTARILABİLECEK Mİ?
R.Bülend KIRMACI
R.Bülend KIRMACI
BESLENME YETERLİLİĞİ, GIDA GÜVENLİĞİ
Büşra ÇİNKAYA
Büşra ÇİNKAYA
TURİZMDE KAYIPLAR BÜYÜK
Ceyhun Özgür
Ceyhun Özgür
ÇALIŞAN EMEKLİNİN MAAŞINDA KESİNTİ OLUR MU?
Ayşe Aybike Yılmaz
Ayşe Aybike Yılmaz
VEJETARYEN BESLENMESİ
Burcu ŞEN
Burcu ŞEN
NE KUTLADIĞIMIZI BİLİYOR MUYUZ?
Av. Zeynep YETİŞGİN
Av. Zeynep YETİŞGİN
HATIR İÇİN YOLCU ALIMINDA ARAÇ İŞLETENİN SORUMLULUĞU
Gülçin KARLI İPEK
Gülçin KARLI İPEK
İLKLERİN KADINI SABİHA RIFAT GÜRAYMAN
Hicret TÜRKMAN
Hicret TÜRKMAN
KOMŞULUK ÖLMESİN
Hasan AKGÜL
Hasan AKGÜL
YEREL SEÇİMLER İÇİN BİR DEĞERLENDİRME
Ceren Tuğçe ÖZDEMİR
Ceren Tuğçe ÖZDEMİR
ENDİŞE VERİCİ!
Gamze Nur ERGİL
Gamze Nur ERGİL
BABA’YA İTHAFEN
Dursun ERKILIÇ
Dursun ERKILIÇ
LİBAS
Fatma Sena YAMAN
Fatma Sena YAMAN
SEVİNCİ ŞÜKÜR, ÜZÜNTÜSÜ SABIR
Serkan KUMDAKÇI
Serkan KUMDAKÇI
SEYRE DEVAM
Can Berk KANAT
Can Berk KANAT
DİŞİYİ KİŞİ YAPALIM!
Esra  YAZDIÇ DEMİR
Esra YAZDIÇ DEMİR
ŞALVARIYLA KÜRSÜYE ÇIKIYOR, AKADEMİSYENLERİN YAPAMADIĞINI YAPIYOR
Şahap YILMAZ
Şahap YILMAZ
İŞ PLANI NEDEN ÖNEMLİ?
Ali Asker DEMİRHAN
Ali Asker DEMİRHAN
YENİ TORBA KANUN TASARISININ VERGİ HÜKÜMLERİ
Mehmet GÖKTÜRK
Mehmet GÖKTÜRK
GERÇEĞİ HAKARET SAYMAK!
Abdurrahman SAĞKAYA
Abdurrahman SAĞKAYA
DEVLET HİZMET SATIN ALMALI
Oktay TAŞ
Oktay TAŞ
İŞİMİZ FİYAKA!
Cihangir TÜRKMEN
Cihangir TÜRKMEN
İHTİYAÇLARIM VE REFERANDUM
İsmet ORHAN
İsmet ORHAN
ÜÇ MUAMMADA... İLKLER NELER OLUYOR?
Sedat ERİŞ
Sedat ERİŞ
HALKIN BİLİNÇALTINDAKİ SORULAR-4
ÇOK YORUMLANANLAR
FACEBOOK'TA TİCARİ HAYAT
Ana Sayfa Gündem Ekonomi Şirketler Özel Haber Ankara Röportaj Sağlık
KünyeHakkımızda KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva